18-YALNIZ ÇOCUK PSİKOLOJİSİ

YALNIZ ÇOCUKLARI BEKLEYEN 8 TEHLİKE

Artık berber amcanın camı kırılmıyor?

Ayşe teyzenin ipe astığı ama rüzgârın yere savurduğu gömlek düştüğü yerde bekliyor…

Ne çizgi, ne beştaş, ne yakantop, ne saklambaç, ne yağ satarım bal satarım, ne evcilik, ne uçurtma…

Ne top sahası, ne park alanı…

Top sahasının yerine Alışveriş Merkezi, Park yerine otoparkların olduğu büyük şehirlerde en çok da çocuklarımızı unuttuk.

Öyle ya aklı başında büyükleri şehri planlarken o kadarını reva görmüşlerdi. Paylarına boyları kadarcık yer düşmüştü hiçbir şeye sığmayan kocaman saf yüreklerine rağmen…

Sokak aralarından geçen arabalarla sık sık oyunları bozulan çocuklar apartman denilen şifoniyerlerin, daire denilen çekmecelerinde siyah beyaz kutulara (bilgisayar) giderek hapsoluyorlar…

Gerçekten bilgi saysaydı bilgisayar bir parça teselli olurdu belki yüreğimiz. Ancak bu kutularda daha çok bedeni pasifleştiren oyunlar, sahte kimlikleri besleyen sosyal paylaşımlar, hakaret denilen yorumlar, tık tık diye gelen ve kaynağı bağlamından kopuk bilgiler revaçta olunca bir çocuğu kaç tehlikenin beklediğini saymak bile çok zor oluyor…

Nedir peki ekran karşısında olup arkadaşlıklardan uzak olmanın tehlikeleri;

 

1.Tehlike

Sınırlı kelimelerle kurulan sanal muhabbetler kelime fakiri, kavrayış fakiri, ifade fakiri türden insanlar oluşturuyor. Bir derdini, sıkıntısını anlatmada, duygularını hissettirmekte ciddi eksiklikler hisseden çocuklar tam anlaşılmadıklarını düşünmeye başlıyorlar. Kelime zenginliği ifade zenginliğini oluşturur. Hem yalnız, hem ifade fakiri…

2.Tehlike

Bilgisayarın sunduğu bilgi hızı gerçek hayatın hızından çok ileridir. Birkaç tıklamayla istediği bilgiye -doğru olsun olmasın- ulaşan çocuk her isteğine bir an evvel ulaşmak istiyor. Anında anlaşılmayan, istekleri biraz ertelenen çocuk hemen geriliyor ve anne babasıyla çatışmaya başlıyor. Hem yalnız, hem sabırsız…

3.Tehlike

İnternet içeriklerinden dürtüsel olan içerikler yani saldırganlık ve cinselliği içeren siteler daha çok tıklanmaktadır. Olgun insanların denetimli bir şekilde ve irade ile yönettikleri bu dürtüler hayat için gerekli olan fakat uygun ortamda, doğru kişi ve doğru olaylara dengeli bir şekilde yöneltilmediğinde insanın ruhuna ve başına dert açan hisler halini alır. Birçok aldatmanın ve birçok kavganın temelinde bu dürtülerin yönetilememesi var. İnternetin sunduğu sınırsız erişimler akıl insanı yerine dürtü insanının oluşmasına neden oluyor. Hem yalnız, hem dürtüsel…

 

4.Tehlike

Çocuklar bazen kendi iradeleriyle dürtülerini tahrik eden sitelere girdikleri gibi bazen de kötü niyetli kişilerin siber zorbalık ve siber tacizlerine maruz kalabiliyorlar. Siber ortamda kumar sitelerine borçlanabiliyor, sosyal paylaşım sitelerinde hakkında dedikodular yapılabiliyor ve iftiralar atılabiliyor. Bu da çocukların insanlara karşı olan güvensizliğinin derinleşmesine, öfke ve bunalım krizlerinin artmasına neden olmaktadır. Yani çocuk hem yalnız, hem mağdur…

 

5.Tehlike

Zaman, para verilip geri alınamayacak yegâne şeydir. Bilgisayar başında uzun süre geçiren çocuklar, en verimli zamanlarındaki enerjilerini tüketmektedirler. Birkaç saat ekran ışığına maruz kalan çocuklar ders yapmak, aile ile beraber olmak gibi önemli görev ve sorumlulukları yerine getirmekte zorlanmaktadırlar. Gelişen okul başarısızlığının yarattığı sıkıntı ile tekrar bilgisayar başına geçip haz çizgisine kayan çocuklar kısır bir döngünün içinde buluveriyorlar kendilerini. Hem yalnız hem kısır döngülü…

 

6.Tehlike

Uzun süre ekran başında olan çocuklar bedenlerini çok az kullandıkları için giderek hareketleri tembelleşmekte, hantallık içinde ve obezite tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Yediğini yakamayan ve enerjiye dönüştüremeyen yapılar ise birçok hastalığa davetiye çıkarmaktadır. Hem yalnız, hem hantal, hem hasta…

7.Tehlike

Çocukları ile diyaloğa giremeyen annelerin, eve geç gelen ve ilgisiz davranan babaların, ‘boş işleri bırak ders çalış’ diye diye derslerden nefret ettirdiğimiz çocuklarla girilen tartışmalardan sıkıldıkları için onları odalarına ve ekrana ittiğimizin farkında mıyız bilmiyorum. Bu şekildeki davranışlarımız nedeniyle çocuklarımızla aramıza aynı evde uçurumlar ve uzaklıklar oluşturduğunu anlamak için âlim olmaya gerek yoktur sanırım. Annesi babası ile arasında büyük mesafe olan çocuklar birçok psikolojik sorun yaşayabilmektedir. Sonuçta çocuk hem yalnız hem itilmiş…        

8.Tehlike

Tüm bu saydığım tehlikelerle çocuklar gittikçe sosyal hayattan kopuyorlar. Öyle ki apartmanda karşılaşıp iyi günler Ahmet amca diyen çocuklar, şimdi Ahmet amcayla karşı karşıya gelmemek için kırk takla atıyorlar. Müsaitseniz annem size gelecek diyen Zehralar, annem pasta yapmıştı bunu da size gönderdi diyen Ayşegüller ne kadar da azaldı değil mi. Komşu komşuyu tanımaz, çocuk çocuğu tanımaz hale gelindi sanki. Herkesten bir zarar gelebilir havasında diyaloğa girmeye bile zorlanıyor çocuklarımız. Yani kısacası bu çocuklar hem yalnız hep yalnız…

Gelin çocukları diri diri ekrana gömmek yerine onlara oyun fırsatları tanıyalım. Her gün onlara yeterince ders çalıştın mı sorusu yerine, yavrum bugün yeterince oynadın mı diye soralım… Apartman akilleri olarak çocukları organize edelim, onları birbirleri ile tanıştıralım, yakınlaştıralım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim…

Mahalle oyunu oynamayan çocuğun hayat denilen dünya oyununu iyi oynaması mümkün mü?

Mehmet Akif Aydın

Uzm. Psikolojik Danışman & Hipnoterapist

17-ÜSTÜNLÜK PSİKOLOJİSİ

– Benim babam senin babanı döver (velet)
– Seninkisi çakma oğlum benimkisi orjinal (ergen)
– Biz ODTÜ’ lüyüz maraba Yıldız Teknikli !! (Genç)
– Biz Fenerbahçeliyiz Aslan’ı da Kartal’ı da ezer geçeriz. (Asla tartışmayın)
– Askerliği orduevinde yaptım yani generallerin kankası oldum (Bedelli vurmamış Polyanna)
– Biz pazarın deviyiz! (Beyaz eşyacı Rıfat Amca)
– Biz iyi uçururuz! (Fenasus Havayolları)
– Sorsan herkes bir numara, var ya bu işte bir numara, neyse..
– Doktora gittim çok iyi geldi.
-Hangisine?
– Cevat bey var ya ona işte.
-Amaaan niye gittiniz o sahtekara?
– İyi geldi ama.
-Sen fazla para vermişindir ondandır. Var mı Doktor Kerim Bey gibisi yaa..
* Üstün için bir kendisi vardır bir de kendinden üstün olanlar.
Kendinden üstüne iyi çocuk, altına Allah’ın belası bir şeydir.
Üstüne efendi, altına zalimdir.
Üstüne hizmet, altına illettir.
* Hayatı ezilme ile ezme psikolojisi altında sıkışmış sert bir sandviç bifteğidir o…
* Annesinden babasından aşırı değer görmüştür ya da aşırı değersizlik veya ikisini birlikte. Her AŞIRILIK insanı şirazeden çıkarır ya bu da bir çeşit yoldan çıkmadır..
* Kırkına- ellisine kadar o beden taşıyorum sanır o gücü. Sonrasında başlar kalbi teklemeye, tansiyonu yükselmeye, şekeri fırlamaya; artık o da uyanıyordur herşeye gücü yetmeyeceğine..
* Fakat kolay bırakmaz yine öylece tahtını. Sınıfını öğretmenler kurulu kararıyla geçmiştir ama ‘Osmanlı torunudur’ neticede..
* Zordur topraktan gelip toprağa gitmek gerçeği onun için..
* Yaşlanır gittikçe ve bebekleşir, ağlar olur olmaz her şeye. İnsanlar hem ona ağlar hem de ondan çektiklerine..Yeni anlarlar ki aslında o hep bir ÇOCUKTU; kayıp bir çocuk..Ve misketlerini kolay kolay vermeyecekti tabi kimseye..
* Misket bazen bir markadır,
Misket bazen bir makamdır,
Bazen bir ünvandır, bazen araba
Bazen iyi bir villadır, bazen güzel bir kadın,
Bazen yakışıklı bir erkektir..
Ama Dünya yuvarlak misket de yuvarlaktır. Gün olur devran da döner. Herşey aslına rücu eder. (Döner)
* İlacı mı?
Zaman her şeyin ilacıdır.
Sabah öğlen akşam bir doz ama tok karna..

Mehmet Akif Aydın
Uzm.Psikolojik Danışman&
Psikoterapist

16-SAHTE ANNE DENEYİ

Harry Harlow’un 1957 ve 1963 yılları arasında yaptığı bir çalışma var: Yapay Anne Deneyi. Harlow’u bu çalışmaları yapmak yönünde harekete geçirenin; 1950’lerde tamamlanan, Dünya Sağlık Örgütü destekli bir başka çalışma olduğu söyleniyor.

Deneyin pek çok farklı aşaması var. Biz en çok bilinen bölümüne odaklanalım. Yavru bir maymun, doğar doğmaz annesinin yanından alınır. Laboratu
var ortamında büyütülür. Bu sırada, çeşitli çalışmalar yapılır.

Bu çalışmaların en ünlüsü, iki sahte anneyle gerçekleştirilen Yapay Anne Deneyi’dir. Sahte annelerin kafası bir maymunu çağrıştırır. Bedenleriyse tel silindirden oluşur. Sahte annelerden biri üzerine, yumuşak bir doku sarılır, böylece metalin soğukluğu gizlenir. Diğer sahte annenin bedeni çıplak bırakılır, ama buna da bir biberon yerleştirilir. Amaç, yavru maymunun hangi sahte anneyi seçeceğini görmektir. Rahat, konforlu ve nispeten sıcak anneyi mi tercih edecektir yoksa, biberonlu anneyi mi?

Yavru maymunlar, biberonlu anneyi sadece karınları acıktığında tercih ederler. İşleri bitince yumuşak anneye geri dönerler.

Yavru maymunlar korkutulunca, biberon olsun ya da olmasın önemsemeksizin yumuşak anneye sarılırlar. Yaşları büyüdükçe bu davranış seyrekleşir.

Maymunlar, henüz tanımadıkları bir odaya yerleştirildiklerinde, korkuyla yumuşak anneye sarılırlar ve çevreyi gezecek kadar rahatlayınca, sahte anneden ayrılıp odayı gezerler. Daha sonra tekrar sahte ve yumuşak anneye geri dönerler. Maymunların tepkisini ölçmek için, bazı durumlarda, odaya hiçbir sahte anne yerleştirilmez. Bu durumla karşılaşan yavru maymunlar korkuyla donakalır, yere çöker, baş parmağını emer ve ağlar. Bu maymunlara, telden anne verilse bile, anneyi yok sayarlar.

Yavru maymunlar, katı yiyecek tüketebilecek kadar büyüdüklerinde, sahte ve yumuşak anneden ayırılıp, üç gün yalnız yaşayacakları bir başka bölüme nakledilirler. Tekrar sahte ve yumuşak annenin yanına yerleştirildiklerinde, hemen sahte anneye sarılır ve yabancı bir odada olsalar bile, etrafı gezmek için sahte anneden ayrılmazlar. Harlow, buna dayanarak, dokunsal güven arayışının, keşfetmekten (ya da meraktan) daha güçlü olduğu sonucuna varır.

Sadece tel annedeki biberon kullanılarak beslenen yavru maymunlarda, sindirim sorunları görülür. Bu maymunlar, yumuşak anneden beslenen maymunlara oranla daha sık ishal olmaktadır. Böylece Harlow, dokunsal güven bulunmadığında, maymunların psikolojik gerginlik yaşadığı sonucuna varır.

Varılan bulgular, çocuklara dokunulmasını sınırlayan ya da engelleyen görüşlerin değişmesini sağlar. Ayrıca, davranışçılık okulunun, duyguları önemsiz sayan görüşünü de reddeder.

15-KÜSME PSİKOLOJİSİ

Susan birini yenemezsin, çünkü susmak öfkenin en sert dışavurulumuş halidir. Hani dövse daha iyi dedirten ve insanı ağır bir tehdit altında hissettiren ağır bir durumdur. Bunu nasıl öğreniriz? Küçükken bazen annelerimiz babalarımız bize küser saatlerce belki günlerce konuşmaz, yüz asar, kaş çatarlar..Böylelikle o an için çocuk terk edilir. Bu bir nevi; sen istediğim gibi davranmadığın için seni öylece bırakıyorum demektir.Evet küsmek terk etmektir. Bu bir çocuk icin o kadar büyük bir darbedir ki çocuk bu acıyı derinden yaşar ve güveni sarsılır..İçine kapanır, daha çok öfkelenir, uykusunu huzursuz yaşar ve hatta kötü rüyalar görmeye başlar. Bundan daha kötüsü artık çocuk terk etmeyi öğrenir.. Bazen yalnızlık korkusu, bazen kendine bile küsmenin temelinde işte hep bu terk edişler vardır. Dünya ne kadar kirlenirse kirlensin en temiz en dürüst kalacak kişilerdir çocuklar!.. Bunu düşünüp onlara küsmek yerine yaptığı davranış karşısında hissettigimiz duyguyu ifade etmek hem çocuğa hem bize iyi gelir. Mesela “Kardeşine vurduğun için üzüldüm. Eğer kardeşin sana vursaydi sana da üzülürdüm. Birbirinizi vurmanizi istemiyorum.” gibi. Karı kocalar birbirlerine küsüyorlarsa gecmişlerinde kim kendilerine küser (genellikle ilk varlıklarımız anne babalar) ve terk ederdi ve neden aynısını eşine yapmak zorunda olduğunu düşünmeli, temeldeki acımızla yüzleşmeli, o günkü duygumuzu ifade etmeliyiz. Ve artık KÜSMEYE KÜSMELİ sadece..

Mehmet Akif Aydın
Uzm.Psikolojik Danışman
& Psikoterapist

14-KONTROL PSİKOLOJİSİ

Kontrol bende..
Böyle olmalı..
Sadece bu şekilde olacak..
Mutlaka haberim olsun..
E bensiz karar almışsın ne yapabilirim!
Yaparken bana mı sordun?…. Uzar gider bu tanıdık cümleler..
Hepimiz bu ve buna benzer cümlelere muhatap olmuşuzdur.
Peki insan neden bazen üzerine vazife olmayacak konulara bile müdahil olmak ister?
1.Kendisi yetiştirilirken çok müdaheleye maruz kalmıştır. Söz gelimi annesinden babasından habersiz çok şeyi yapamamıştır.
2.Kendisi müdahilse konuya o vardır yoksa yoktur. Bir nevi kendini işe yaramaz ve değersiz hisseder görüş bildirmezse.
3.Derinlerinde diğer insanlara (öteki) karşı ‘güvensizlik’ vardır. Çünkü ya çok güven kırıklığına maruz kalmış ya da çok kazık yemiştir..
4.Çok kuralcı bir yetiştirilmeye tabi tutulmuştur. Kuralcı insanlar icin onemli olan usül ve şekildir. Ruhsal ihtiyaçlar ikincildir. Kuralcı bir evde büyümüşseniz ‘öyle değildir böyle’ tutumuna çokça maruz kalmışsınızdır.
5.Kendini feda etmiş bir anne babaya sahip olabilirler. Saçını süpürge edeninden kendini paspas yapana değin bazen de kutsanan yani kendini unutmuş da evladına feda etmiş ancak yıllarca da aslında bunun bireysel emekliliğin farklı bir versiyonu olduğunu keşf edememiş masumlardır onlar. Ebeveyn ne kadar fedakarlık yapmışsa o ölçüde onları memnun etmenizi bekleyecektir..
6.Çok işgal edilmiştir kontrolcü insan. Bazen istemedigi bir elbise zorla giydirilmiş bazen istemediği bir okula gönderilmiş bazen olur olmaz teyzeler tarafından mıncırılmış, bazen berbere çırak edilmiş ver makası, fırçala abinin kıllarını, iki çay getir; bunun demi olmamış götür değiştir; kısacası bilinçaltı ustalarla hastalar dolu insandır..
7.’Sen ne bilirsin dünün tıfılı’ hitabına maruz kalan ergendir.
8.Sorgulama uygula diye kişiliği uçuş moduna alınmış gençtir.
9.Hep yanlış işler yaptın bir kazık dikemedin şu dünyaya denilen 40 ların köprüden önceki son çıkış uyarılarıdır.
10.Ne işin var gezmede gitsene camiye denilmiş ihtiyardır.
Hal böyle olunca artık ne kaptana güveniriz ne gemiye..Yükümüz sırtımızda fakat yine o gemideyizdir işte..

Nasıl Aşılır Peki?
1.Kesinlikle aşmaya karar vererek.
2.Bilinçaltımızı bi KONTROL ederek 🙂

Mehmet Akif Aydın
Uzm.Psikolojik Danışman
&Psikoterapist

13-KIRIK CEP TELEFONU PSİKOLOJİSİ

Geçen hafta cep telefonunu kırmış ve akabinde cep telefonuna soğumuştu. Neden dedi aslında sadece camı değişip kullanılabilirdi. Ama onda öyle olmuyordu. Soğuyordu işte…
Malumunuz üzere 28 Haziran 2016 tarihinde Atatürk Havalimanı bombalı saldırısında kızımla beraber yaralanmıştık. Hastane sürecinde ilkin kızım beni uzun süre görmek istememişti. Daha sonra beni kötü görmek istemediği için görmek istemediğini söylemişti.
Çok sevdiğim bir arkadaşım da hastaneye kadar gelmiş, eğer çok kötü görünüyorsa onu o halde görmeyeyim, hep aklımda iyi haliyle kalsın diye, odama girip girmeme konusunda tereddüt yaşamıştı.
İnsanız işte hep iyi olsun isteriz,
Hep sağlıklı,
Hep güleç,
Hep mutlu…
Oysa hayat iyi ile kötünün, güzelle çirkinin bir o yana bir bu yana savurduğu bir yer değil mi?
Bu şekilde gelişen duygunun bilinçaltı (bilinçdışı) nedenlerine baktığımızda;
1- Ebeveynlerimizin hastaya ve hastalığa bakış açısı bizim de bakış açımızı belirler. Örneğin anne babamız bir hasta ziyaretini matem havasında yapıyorsa çocuk bundan olumsuz etkilenir, normal bir havada hatta hastaya moral verecek şekilde yaklaşıyorlarsa çocuk hastaya moral vermeyi öğrenecektir.
2- Şartsız kabullenilme duygusunu yaşamamışsak biz de kendimizi ve insanları şartlı sevmeye başlarız. Örneğin sağlıklı ise, konuşurken yine espriler yapıyorsa severiz, sessiz sakin oturuyorsa sevmeyiz gibi..
3- Beyin güzel ve sağlıklı şeylerin devamını ister ve ölüm denen gerçeği zihninden hep uzak tutar. Oysa dünyada ölümden başkası yalan sözüyle de ölüm hep yanı başımızdadır; ha bir gün önce ha bir gün sonradır. Şifa hayattan, hastalıksa ölümdendir; yani biri yapım biri yıkımdır…
Çocuksu beynimiz (dürtülerin yönetildiği beyin bölümü, irade dışı ) bir şekilde hayatta kalmayı ister, bunun için hazları alır ve savaşır… Akılcı beynimize ise (Ön beyin bölgesi, iradeli) ölümü kendimiz tanıştırabilir, onunla barışabiliriz. Ya tanışmazsak?
# Sürekli hayatta kalma sanrısına kapılabilir, her ölüm karşısında çökkünlükler yaşarız,
# Hastalıklarımızı kabullenemez, neden beni buldu diye kendimize azap ederiz,
# Saçlarımız beyazladığında, yanaklarımız kırıştığında kendimizi artık sevemez oluruz,
# 50 yaşında 20 lik gençlere özenip onlara dalga malzemesi oluruz,
Bildiğim bir şey varsa gerçeği bilmek ve ona uyumlanmak insanı her zaman daha iyi ediyor içinde ne kadar acı barındırsa bile.
Babam ve Oğlum filminin de senaristi olan Çağan Irmak ın “Mustafa Hakkında Her Şey” adlı filminde Mustafa, doğuştan engelli bir abisi olan çocuktur. Babası bu yüzden onları terk etmiştir. Anne ise oğlu Mustafa’ yı korumak adına ona sürekli babasının bir işe gittiğini ve geleceğini söyler. Oysa Mustafa bir müddet sonra kandırıldığını ve idare edildiğini anlar. Artık Mustafa annesinden de duygusal olarak kopmaya başlamış ve içinde müthiş bir öfke olan insan halini alacaktır. Film başlı başına analize değer. O yüzden sonuna kadar izlemenizi tavsiye ederim…
Gerçeği göz ardı etmek, hayatı şartsız kabullenememek bize daha büyük acılar getiriyor aslında…
Gerçeği kabullenmek da bazen acı verir ancak onu sindirmek ve yönetmek herhalde insana daha iyi gelecektir…
Mehmet Akif Aydın
Uzm.Psikolojik Danışman

12-HEP DERTLİ PSİKOLOJİ

” Sen gönlünü kış tut bahar çıkarsa bahtına”
” Çok güldük başımıza kötü bir şey gelecek” ( hani hapse girsek gülmek de suça teşvikten kodese..)

# Çocuğun sevincine çok ortak olmayıp üzüntüsünde, hastalığında daha çok ilişki kurulmuşsa, daha çok şefkat gösterilmişse,

# Çocuk güldüğünde şımarıklığı bırak denilmişse,

# Özellikle erkek çocuğu gülümserken ‘karı gibi sırıtma’ denilmişse,

# Babaaa fener şampiyon oldu oleeeyy dediğinde, iyi be dünyayı kurtardınız işsiz adamlar! denilmişse…

Artık içimizdeki bir ses mutlu olma, manyak mısın, dertli olmak daha cazip der..
Öyle ya dertliyken şefkat gelir, ilgi gelir, en sevdiğin pasta gelir, konu gelir komşu gelir;
Şiir yazar şair olursun,
Beste yapar meşhur olursun,
Senaryo yazar altın portakal olursun mutlu olunur mu ya!?..

Bir de çalıyorsa radyonuzdan “Dertler derya olmuş bense bir sandal, devrilip batmıştım boğulmuşum ben” …
Bize ait olmayan ne kadar acı varsa hepsi ile dostuzdur artık..
Hani hiçbir şey yoksa kutup ayıları; o zavallı, o çilekeş, o unutulmuş beyaz pamuklar, onlar o soğuğa nasıl dayanıyorlar deyip hislenmeye başlamışızdır…
– Abi bi git kendisine sor ya ne bileyim üşüyor mu üşümüyor mu!
– Hocam gamsız mı olayım?
– “Ya sev ya terk et” le büyütüldün ya bu tepkini anlıyorum, uçlarda olmasak Allah çarpar bizi..

# Sürekli dertli olmak elimizde kontrol altına alınmış bir parça huzurun gitmesi endişesinden de kaynaklanır.
Hani sen iyiyken dert gelirse mutluluk gider, sen dertliyken dert gelirse vız gelir tırs gider hesabı…

Özetle

Arabeks çocuğum olmasın diyen ebeveynler çocuklarının mutluluğu ile de mutsuzluğu ile de ilişki kurmalı ve her ikisine de abartısız eşlik etmelidirler..

Hocam seni mi kıracaz!
Biz “Arkası gelmez dertlerimin” deyip göbek atan bir milletiz bunu da yaparız yani dert etme..

Mehmet Akif Aydın
Uzm.Psikolojik Danışman

11-HANIM HANIMCIK PSİKOLOJİ

Söz gümüşse sükut altındır dedi baba..
Derin bir sessizliğe gömülmeyi öğrendi..
Babanın yanında dikkatli konuş dedi anne..
Otoriteden korkmayı öğrendi..
Oturmana kalkmana dikkat et dediler..
Herkes sanki onun şekliyle ilgileniyormuş gibi hissetmeyi öğrendi…
El âlem ne der dedi
Kendini unutmayı öğrendi
Ağır taşı ne yel götürür, ne sel dediler..
Birey olamamayı öğrendi…
Hakaret gördü, susabildi ancak,
Ne istersin denildi, siz ne derseniz o dedi…
Gönlünde ne var denildi, gönlüm gönlünüzdür dedi..
Bir masaya oturdu çay mı içsem kahve mi çok düşündü…
İçse de yanında kocası ve çocukları yokken bunu nasıl yapabilirdi!
Ne kadar da vicdansızdı (!)
Öyle ya hep beraber ya hiçti o…
İçemedi hiç keyif kahvesini bir başına…
Bu yüzden konuşamadı, bu yüzden bağıramadı…
Derin bir hüzün vardı üstünde.
50 yaşında katılırdı yine günlere, ancak sessizce oturabilirdi
Nerden bilecekti ki susturulmuş dilinin hâlâ 10 yaşındaki çocukta takılı kaldığını…
Kendi büyük, ruhu küçüktü çünkü…
O yüzden dâhil olamıyordu içlerine.
Hem içinde hem dışında olmak nasıl bir azaptı onun için…
Kızını dövmeyen dizini döver diye diye
Şefkat çiçekleri soldu…
Birey olamayan kadın yine sorun oldu…
O ezik durdukça daha da ezildi durdu…
Kaliteyi sen nerden belirlersen insanlar sana o kadar değer verirdi oysa.
Eziğim demek sebep, ezilmek sonuçtu.
İçindeki anne babaya inat büyümelisin sevgili hanım hanımcık!
Han’ım ol ama cık mık ekleme ona.
Yoksa hanım hanım yok olursun…
Sen hep var ol, dünyanın sendeki şefkat gücüne hâlâ çok ihtiyacı var..
Mehmet Akif Aydın
Uzm.Psikolojik Danışman

10-HAKLILIK PSİKOLOJİSİ

Tatlıcı Ali Abi..
Haklıyım haklı , bence sen de haklısın..
O kadar çok yerde yatan, kanlar içinde çaresiz kalmış insan gördük ve zihinlerimiz öfke ile dolu iken birdenbire boynu bükük yerde kalmış kanı önünde seylap olmuş Tatlıcı Ali fotoğrafı yayıldı ve birçoğumuzun kalbi bir daha yandı…
Ne istemişlerdi garibandan,
Beş çocuk bakıyordu şerefiyle…
Biz öyle bir yerdeyiz ki gelenekle modernite arasında sıkışmış bir toplum olduğumuz için bu çatışmalar kaçınılmaz oluyor.
Modernite der ki seyyar satıcılık olamaz, gelenekler patateeees, domateesss diye mikrofonla bağırır. Hem seyyar olmaz deriz hem de kamyon arkasından kesmece seçeriz…
Fotoğraf ne kadar acıklı olsa da insan onuru bunu kabullenmese de sanırım bu çatışmalar devam edecek gibi. Çünkü ne olmaya karar verebilmiş bir uzlaşıda henüz değiliz..
Şimdi haklılık açısından Tatlıcı Ali Abi’nin, Orhan Gencebay ın Haklıyım haklı, bence sen de haklısın şarkısındaki gibi veya Nasrettin Hoca gibi herkesin haklı olduğu dünyaya bir bakalım…
İNSANLIK: Hiçbir insana gösterilen şiddet kabullenilemez, haklı…
ZABITA: İşimi yapmalıyım, haklı…
TATLICI ALİ ABİ: Bu benim ekmeğim, haklı…
DÜKKÂN SAHİPLERİ: Ben vergimi veriyorum, kira veriyorum, seyyar satıcı ne veriyor? Haklı…
İNSANLIK: Ne olursa olsun bir insanı dövemezsiniz…Haklı..
ZABITA: Görmediniz mi elinde bıçak vardı, baston vardı ve bize sallıyordu kendimizi korumak istedik. Biz ölseydik o anda bizim de çoluk çocuğumuz vardı. Haklı…
TATLICI ALİ ABİ: Tezgâhımı almak, kırmak hatta denize atmak istediler, kendimi o sinirle korumaya aldım. Haklı… (bıçak çekmeyi onaylamıyorum ancak insan kendini savunma refleksi ile dünyaya gelmiştir, duygularımız yoğun bir şekilde bizi esir alırsa en mülayim insan bile cinayet işleyebilir)
SOSYOLOG: Böyle olaylar daha büyük toplumsal krizlere neden olabilir, haklı..
İNSANLIK: Şiddete başvurmak yerine sana bıçak çekildiyse polisi çağırmalıydın.
ZABITA: Hiç kusura bakmayın polis molis gelmiyor böyle durumlara
defalarca kez çağırdık yetkimizde değil diyorlar, haklı… (Zabıtadan bu nedenlerle ayrılmış birinin yaptığı gerçek yorumdur)
TATLICI ALİ ABİ: 5 çocuğa bakıyorum, hırsızlık mı yapayım?! Haklı..
İNSANLIK: Keşke herkese ticaretini yapabileceği rahat imkânlar sunulsa, mesela bazı il ve ilçelerin vergi oranı daha düşük olsa da insanlar seyyar yapmasalar, haklı…
TATLICI ALİ ABİ: Keseme göre dükkan olsa, giderlerini karşılayabilsem ne işim var soğukta sıcakta volta atmaya, haklı..
ZABITA: Kim denetleyecek peki ne satıldığını, sağlıklı olup olmadığını, çocuğunuz bir şey alıp zehirlense kimse denetlemiyor bunları diye bağıracaksınız, haklı..
VATANDAŞ: Evet sağlıklı onaylı yiyecekler yesin evladım, haklı..
PSİKOLOG: Allah müstehakınızı versin, Bence hepiniz haklısınız…
Mehmet Akif Aydın
Uzm.Psikolojik Danışman

9-EZİKLİK PSİKOLOJİSİ

Bazen utanç, bazen suçluluk, bazen yargılanma hissi,
Sıkışmışlık, sıkılmışlık hali
Ama kendi değil, oldurulmuş biri…
O içimizdeki binlercesi, kendi olmaya müsaade edilmemiş biri…

İlkokula başlamıştı başlamasına ama okul faaliyetleri için para istemişlerdi.
Orta halli bir duruma sahiplerdi ancak ilgisiz bir babası vardı..
Vermemişti o parayı…
Kendini sıkça müdür yardımcısının karşısında hesap verir bulmuştu bu yüzden…
7 yaşında kendinden menkul olmayan suçluluğu böylece defalarca kez tatmıştı..

Her ay hademe parası da istenirdi, onu da göndermezdi insafsız babası,
Bu yüzden çokça ismi anılmıştı para getirmeyenler listesinde..
Okul müdürü, veli ile çözemediğini çocukla çözebileceğini düşünmüştü belki de
Belki müdürlükten anladığı buydu..

Yerli malı haftasında kardeşiyle bir şey götürememişler ve yine ezilmişlerdi. Son anda annesi kocasından kopardığı parayla bakkala koşmuş ve elleri dolu dolu yetişmişti okula.
Bayram etmişlerdi iki kardeş.
Bugün bunu hatırladığında kendini çok sıkmış ama sonunda hıçkırıklara boğulmuştu.

Derken büyüdü, fakülteyi kazandı ancak kazandığı fakülte ikinci öğretimdi. Babası elin oğlu bedava okuyor, hayatta para vermem okula demişti. İlk kayıt parasını mecburen ve zorla almıştı ondan; ve o gün yemin etmişti babasından bir daha para istememeye.
Bu yüzden okurken geceleri kargoda çalışmıştı. Okul ve cep harçlığını oradan çıkarmaya çalışmıştı.
Hani babayla oğul arasında uçurumlar oluşuyordu ya işte bir nedeni de bu gibi durumlar değil miydi?
Bilet alacak kadar parası olmayınca arkadaşının bisikletiyle okula gidip gelmeye başlamıştı. 7 km lik yoldu her gün gittiği. Ancak bisikleti okula 2 km kala bir yere park ediyordu çünkü arkadaşlarının görmesini istememişti.
O bana bunu anlattığında aklıma Mehmet Akif Ersoy un ‘’ Tabanvay’’ hikâyesi geldi. Her gün trenle Sirkeci’den Halkalı’ya Baytarlık Mektebine gidip gelen bir öğrenciydi büyük şair. Öğrenciler o günlerde 3.mevkide yani en ucuz bölümde yolculuk yaparlardı. Uzun süre Mehmet Akif i trende görmeyen arkadaşları takıldılar ona; herhalde zenginleştin 1.mevkide seyahat ediyorsun diye. O da hayır tabanvayla geliyorum artık demişti. Fatih ten Halkalı ya her gün yaya olarak 18 km yol gitmek gelmek düşmüştü ona da.
Hani yokken çekilirdi ama varken yok olmaktı insana hep acı koyan..
Babalı yetim, anneli öksüz olmaktı insanı yıkan…
Varlıklı fakirlikti insanı çileden çıkaran…
Empatik olamamak veya anlayışsızlıktı aslında insanı ezik kılan..

Konuşurken söz hakkı vermemekti,
Söylediğiyle dalga geçmekti..
Küçük görmekti onu,
İhtiyaçlarını gör(e)memekti eziklik..
Bir çeşit hastalıktı eziklik.

İlacı mı?
Yeterince görebilmek,
Yeterince işitebilmek,
Yeterince hissedebilmek,

Ve en önemlisi ‘’yeterince değer’’ verebilmekti.

Mehmet Akif Aydın
Uzm.Psikolojik Danışman

8-AİLE ŞİRKETLERİ NEDEN BATAR

Esnaf adam uzun lafı sevmez, hele gaz veren laflara hiç gelemez. Yeri geldi mi mangalda kül bırakmaz ama iş kendi kurduğu aile şirketini 3.kuşağa aktarmaya gelince sadece yüzde 3-4 başarı oranı ortaya koyar. Bu başarı oranını beğenmeli mi? Otur evladım yerine SIFIR…
O yüzden doğrudan bir yazı olmalı, ilkokul öğrencisi bile anlamalı sayın psikolog. Gece gece dert ettiğin şeye bak; yok batan şirketler sonuçta milli servetmiş yok binlerce insan bu kıldan tüyden sebeplerle kapanan şirketler yüzünden işsiz kalıyormuş da bu da toplumsal bir facia demekmiş de… Geç bunları! Esnafa, iş insanına laf anlatmak bi hayli zordur, bilirsin..
– Yine de deme öyle belki birileri okur ve okutur, belki kulağına kar suyunun kaçmasına müsaade edenler de vardır.
8 MADDEDE; BİR AİLE ŞİRKETİ NEDEN SÜRDÜRÜLEMEZ?
Buna bir işletmeci veya iktisatçı kendine göre cevap verebilir. Ben biraz daha temelden yani psikolojiden ele alacağım.
1- KÜÇÜMSERLER DE ONDAN
Kurucu (Patron) evladını veya kardeşlerini küçümser yahut da çocuk patron babasını küçümser. Patron, çocuğuna tecrübesiz der, çocuk patron babasına eski kafalı. Biri şu projeyi yaparım der, diğeri oğlum o işler öyle kolay değil der.. Uzatabilirsiniz bu diyalogları.. Tam bir ego savaşı. Savaşın olduğu yerde gelişmekten bahsedilemez. Bireyler egolarını bir tarafa koyup bütüncül faydayı temel hedeflerine koyarlarsa bu sorun ortadan kalkar.

2- BABA OĞULDAN- İŞVEREN İŞÇİ ROLÜNE GEÇMEKTE ZORLANIRLAR DA ONDAN
Bebekliğimizden beri zihnimizde BABA diye tanımladığımız ve öyle alıştığımız insan bir müddet sonra İŞVERENİMİZ dir. ‘Baba’ diye mi hitap etsin ‘bey’ diye mi iş yerinde? Baba, oğlum mu desin bey mi desin yoksa doğrudan ismini mi söylesin? Bu iş yeri rollerine alışamamak zihinde çatışmalar yaşatmaya başlar. İşveren babasından fırça yiyen işçi evlat akşama aynı sofrada yemek yiyecektir sonuçta. E öyle işçi evlat öyle ulu orta işveren babasına karşı hislerini de anlatıp da şöyle bir dökülemez. Sonuçta karşılıklı öfke ve merhamet duyguları arasında her iki taraf da gel gitler yaşamaya devam ederler. Çözümü ne bunun; iş hallerinin işte, ev hallerinin evde yaşanması yani kapısının önündeki ağaca baltasını asan oduncu gibi bir şeyleri geride bırakabilme becerisini geliştirerek bu çatışmalar çözülür.

3- BOYNUZ KULAĞI GEÇMEMEMELİ DE ONDAN
Daha dünkü velet değil miydi, o şimdi kendini büyümüş mü sanıyor, kolay gelinmedi buralara, kırk fırın ekmek yemeli vs. Ben geldiysem evladım da hayli hayli gelebilir rahatlığı yok çünkü kumanda elden giderse kendi ‘hiçliğe’ yahut ‘güvensizliğe’ düşecek. Hani bazı adamlar vardır ya şoförün yan koltuğuna oturur bir de şoföre karışırlar. Öyledirler onlar da. Geleneksel lider tüm gücü eline alır, ‘gerçek lider’se gücünü paylaşır.

4- ŞİRKETE BİR ANAYASA YAPILMAZ
Etkili aile şirketlerinin anayasaları vardır. Bu anayasada hemen her şey belli kurallarla tarif edilmiştir. Yılda kaç kez kar payı dağıtılacağı, çocuklarının okul veya lüks harcama sınırları, ortak giderler, hisse devrinin şartları kısacası akla gelebilecek her türlü ihtilaflı konular konuşulmuş ve ortak bir karara bağlanmıştır. Ara ara kural güncellemeleri de yapılır. Bunu yapmayan aileler çoğunlukla kar payı dağıtımı esnasında sen fazla ben eksik aldım kavgasına tutuşurlar. Manen sarsılan güven, yerini öfke ve ayrışma duygularına bırakır.

5- ŞİRKETTE ÇALIŞANLARIN GÖREV TANIMI BELLİ DEĞİLDİR
Ya her şeye koşturulur evlat ya da gerçekten kabiliyetinin olmadığı alanda istihdam edilir. Oysa satın almacıysa satın almacı, muhasebeciyse muhasebeci olmalı. Her kapıyı açar maymuncuk gibi olursa bir müddet sonra zihin ve dikkat dağınıklığı başlar. Verimi düşer; kendiyle ve çevresiyle çatışmaları artar. Baba gerçek bir veliaht yetiştirmek istiyorsa evladını en çekirdekten itibaren maaşlı olarak çalıştırmalı. Harçlık vererek değil.

6- EKONOMİNİN ALAYIYLA MEKTEBİNİ BİRLEŞTİRMELİ
Alaydan gelen baba kendi alan tecrübesini çocuğuna aktarırken, çocuğunun gelişimi adına onu işletme, iktisat, bilişim, hukuk, insan kaynakları vs gibi bölümlere teşvik edebilir ancak asla onun adına karar vermemelidir. Çünkü her fert gerçekten istediği kariyeri elde ettiğinde başarılı ve mutlu olabilir. Çocuğun şirketi devam ettirme gibi bir zorunluluğu yoktur. Teşvik var, ısrar yok. Teşviğe uyup bu bölümleri okumak istediyse baba, çocuğunun elde ettiği bilgileri merak etmeli ve ona eşlik etmelidir. Bu ancak erken dönemde sohbet edebilmeyi başarmış baba-çocuk ilişkisinde elde edilebilir. Sohbet dilini geliştirememişsek bu zordur. Sakıp Sabancı kendisine getirilen Turkcell Projesini reddetmenin pişmanlığını kendine has üslubuyla “içimiz yanıyor ağam içimiz” derken Mehmet Emin Karamehmet’in bu projeye talip olmasının onun okuduğu okuldan kaynaklandığını ifade etmiştir. Mektepli alaylıya, alaylı mektepliye çok şey katar.

7- YAŞANAN SORUNLAR DOĞRUDAN KONUŞULMAZ. ÜÇÜNCÜ KİŞİLER HEP VARDIR
Baba ve evlat yaşadıkları sorunları çevrelerine veya eşine/annesine, aktarır. Bu sorunları çözmediği gibi daha büyük kısır döngülerin oluşmasına neden olur. Oysa herkes duygu ve düşüncesini doğrudan muhatabına bildirmeli fakat bunu yaparken fayda temin etme niyeti ve yargılama dilini kullanmadan belirtmeli. Buna dair temel iletişim dersleri alınmalı ve bu konu önemsenmeli.

8- BABA EVLADINA SONSUZ GÜVEN DUYAR
Yeterince tecrübesi olmamış çocuğunu doğrudan üst düzey yetkiyle donatmak, erkenden işleri devretme tutumu, ne yaparsa yapsın denetlememek de şirket intiharının bir diğer sebebidir. Vaktinden önce zorla açılmış her çiçek solmaya nasıl mahkumsa bu şirketten de hayır beklenmez. İş yerinde önemli tecrübelere sahip yılların emektarlarını ezmeler, kaba hitap etme şekilleri, büyük riskli hareketler tehlike çanlarının çalmasına neden olur.

Şüphesiz bu maddelere ekleme ve çıkarmalar yapılabilir. Ancak benim gözlemlerime göre en temel sebepleri bunlar. Yavaş yavaş batmak da bir tercih çıkmak da… Ya sizin tercihiniz?

 

7-EFENDİ ADAM PSİKOLOJİSİ

O da her bebek gibi ağlayarak doğdu. Onun da gazı kakası oldu. O da 8 aylıkken emekledi 1 yaşında yürüdü 2,5 yaşında asi oldu herkes gibi..
Ama onun bahçıvanı farklıydı bahçıvan çok ahlaklıydı, mantıklıydı, düzenliydi ve kurallıydı. Bu bahçe hep kurallarla yönetilmişti. Bahçıvan yıllarını bu bahçeye vermiş komşu bahçeler dışında uzak bahçelere pek gitmemişti. Çocuk zaman zaman diğer bahçelere gittiğinde engelleniyor ve ona Kırmızı Başlıklı Kızın başına gelenler anlatılıyordu; uzaklaşırsa onu da kurt kapardı.
Arada bir ağaçlara çıktığında yaramazlık yapmaması ve aşağı inmesi konusunda uyarılmıştı. Bahçıvan bilmiyordu ki ağaca çıkmak çocuk için uzaya çıkmaya denkti. Aynı zamanda ağaca çıkmanın zoru başarmak, üniversite kürsüsüne çıkmak, olaylara tepeden bakabilmek, ileri görüşlü olabilmek; kısacası sıradan olmamak gibi durumların temeli olduğunu…
Sonra çocuk serpildi ve birden adı ‘ergen’ oldu. Yıllarca engellenmenin verdiği öfkeyle azıcık çıkıştı bahçıvana. Bahçıvan ona taa çocukluğundan söylediği tavsiyesini yineledi ‘efendi ol seveyim seni’ !! Efendilik prim yapınca o da sessiz ve derinden saygılı ve utangaç biri oluverdi. Öğretmenleri de onu çok beğeniyordu; öyle ya okulda da hiç sorun çıkarmıyordu hep yardımseverdi.
Kimse bilmezdi aslında en derin çatışmalarını içinde yaşadığını o efendinin. Hoş bilselerdi ne olacaktı. Yine efendiliği tavsiye etmeyecekler miydi..
Evet efendi idi ama babasıyla rahat konuşamıyordu,
Efendi idi ama duygularını anlatamıyordu,
Efendi idi ama benim de görüşüm bu diyemiyordu.
Biliriz ki çocuğun sağ beyni sol beyninden önce ve daha hızlı gelişir.
Sağ beyin hayal gücüdür, sağ beyin 3 boyutlu düşünebilmedir, müziktir, ‘büyük resmi’ görebilmektir, risk alır, şimdi ve geleceği kullanır.
Sol beyin mantıktır, detaycıdır, kelimeleri ve dili kullanır, şimdi ve geçmiş odaklıdır, temkinlidir, rutindir, direktiflere uyar.
Yani efendi edilmiş çocuklar sağ beyinleri dumur edilmiş çocuklardır. Oysa yeterince sabretsek sağ beyinden sonra sol beyin zaten gelişecektir.
Bizler acaba hangi ağaçlardan indirdik çocuklarımızı?
Hayal ağaçlarından mı,
Gelecek ağaçlarından mı,
Bilim ağacından mı,
Müzik ağacından mı?

Artık efendi demeyin onlara ne güzel hayal kuramıyor deyin,
Efendi demeyin geleceği göremiyor deyin, Efendi demeyin hep geçmişte kalmış deyin, Efendi demeyin duygularından utanan çocuk deyin.

Ne efendi ne efendi,
Maşallah deyin..

Mehmet Akif Aydın
Uzm.Psikolojik Danışman&
Psikoterapist

6-ANDAVAL PSİKOLOJİSİ

Hani herkese çok iyi olup onlara sınır çizemediği için perişan olmuş insanların hikayesi..

Reşat Nuri Güntekin Anadolu Notları adlı kitabında Andaval hikayesini anlatır. Özetle, vaktiyle Kayseri ile Niğde arasında atlı sürücülerin gelip geçtiği ara durak hükmünde bir tepe köyüymüş Andaval. Burada yaşayan insanlar çok misafirpervermiş. Yolda kalmış, dinlenmek istemiş her yolcuya kapılarını ve sofralarını açarlarmış. O kadar çok izzet ve ikramda bulunurlarmış ki sadece Kayseri değil artık civar illerden gelen birçok insan buraya uğrayıverir olmuş. Hatta işi abartıp günlerce yatıya kalanlar günden güne artmaya başlamış. Andavallılar iyi niyetlerinden kimseye hayır diyemedikleri için ama artık bu yükü de kaldıramadıkları için onları reddetmek yerine kendi köylerini terk edip başka dağ köylere kaçıp göç etmişler..
O gün bugündür iyi niyeti çokça suistimal edilmiş ve uzun süre buna set çekmemiş insanlara Andavallı demeye başlanmış..

O köy, o insanlar..
Tanıdık geldi mi?

Bazen biz, bazen eşimiz,
Bazen babamız, bazen annemiz değil midir?

– Herkesin her işine koşturdum, hani peki zor günümde o insanlar?
Terk edivermişlerdir birden bizi.. Öyle ya herkes Andavallı değil!
Onlar kurnaz yolcu!

Birçok insanı dinleyip dinleyip dertlerini derdi gibi hisseden ama ufacık bir menfaat karşısında unutulmuş kaç kullanılmış vardır?

İyiliği bile dengelice ve yeterince yapacaksın azizim!

Bal kimisine şifa, kimisine ezadır,
İyilik kimilerinde vefa, kimilerine cefadır..
Kaç atlı iyi niyet köyümüzden geçip sonra bizi köyümüzden etmiştir?
Dilerim köyümüzü terk etmek zorunda kalmadan o yolculara artık hayır diyebiliriz..

Mehmet Akif Aydın
Uzm.Psikolojik Danışman

5-EVLİLİĞİMİZİN HASTALIĞI NE

EVLİLİĞİMİZİN HASTALIĞI NE?

Haz ve hız çağında olduğumuzun farkındayım. Bu yazıyı uzun tutarsam okunmayacağının da… Bu yüzden hem konuyu iyi anlatabilmek hem de sizi sıkmamak adına bir denge tutturmaya çalışacağım. Umarım başarırım.
İnsan hastalandığı gibi evlilikler de hastalanır. Hastalığın boyutu ve şiddeti onun tedavi şeklini belirler. Kimi hastalıklara hemen tedavi bulunurken kimileri sabırlı bir süreç istemektedir. Bazılarıysa tıbbın çaresiz kaldığı türdendir.
Evliliğin doktorları da Aile Danışmanlarıdır. Artık yıllara dayanan tecrübemle aile danışmanlığıma müracaat eden çiftlerin sorunlarının boyutunu bugün farklı bir anlatımla; hastalıklarla metaforize etmeye çalışacağım.

1) ESTETİK SORUNLU EVLİLİK

Bu evlilikte sevgi ve güven vardır. Fakat sevgiyi ifade ediş biçimindeki farklılıklar ve birbirine uyumlanma problemleri yaşamaktadırlar. Birbirlerine duydukları sevgiyi daha canlı kılmak, birbirlerini daha iyi anlamak, ortak hedefler koymak ve bunları uygulamak adına aile danışmanına gelirler. Süreçleri birbirini daha fazla keşfetmek ve kişisel gelişimlerinin artmasıyla devam eder, mutlu ve meraklı gider gelirler. Böylelikle sevgileri artık kale duvarı gibi sağlamlaşmaya başlar.

2) GRİBAL ENFEKSİYONLU EVLİLİK

Bu evlilikte saygı, sevgi ve güven olsa da hafif zedelenmiştir. Kırgınlıkların büyümemesi adına erkenden alınan tedbirle aile danışmanına gelirler. Özellikle evliliğin ilk yıllarında 3-4 senelik sürede yani çiftin birbirine uyumlanma serüveninde ortaya çıkan ilişki sorunlarıdır. Bunları çözerken erkek ve kadında ufak tefek değişim direnci olsa da değişim daha kolay ve süreç kolay yönetilebilirdir.
Düğün aşamasında yaşanan gerginlikler, nerede nasıl yaşanacağına ilişkin yaşanmış tartışmalar, karı ve kocanın hala bekârlıktaki hayatını özlemesi ve devam ettirmeye çalışması, tarafların üstlenemedikleri sorumluluklar bu türden evliliklere girer. Yapılan aile danışmanlığı aradaki buzları eritir, değişen ve gelişen yeni halleriyle hem kendi kişiliklerine değer veren hem de BİZ duygusunun dengelice yaşanmasıyla süreç iyi ilerler.

3) YARI FELÇLİ EVLİLİK

Bu evlilikte çiftlerden biri daha çok aile sorumluluğunu göğüslemiş ve yaşanan sorunları bertaraf edip huzura kavuşmak için adeta kendini paralamıştır. Zar zor eşini ikna ederek (ki çoğunlukla kadınlar olmaktadır) aile danışmanlığına getirebilmiştir. Zorla getirilen eşin aile terapisine katkısı ya çok az yahut hiç yoktur. Hatta kimileri bu evlilik sorunlarının abartıldığını, aslında buna ihtiyaç olmadığını, eskiden aile danışmanları mı varmış havasında ya da hanım sen ne yaparsan yap ben bu evlilikte bir sorun görmüyorum diyerek isterse kendisinin yalnız olarak bu sürece devam edebileceğini söyleyip terapiyi bırakırlar. Burada yalnız kalan eş hem öfke hem çaresizlik yaşar. Aynı zamanda içine şüphe de girmiştir. Acaba gerçekten kocasının dediği gibi abartıyor mudur, öyleyse mevcut sorunlar neden yıllardır yaşanıyordur. Burada yalnız bırakılan eş ya bireysel olarak terapisine devam eder ya da kendisi de çaresizce terapiyi tümden bırakır.

Bireysel olarak devam ederse sistem teorisine göre kendisinin değişimine bağlı olarak eşi ile olan ilişkilerinde pozitif bir değişim meydana gelip gelmediğine bakar. Mesela eşine karısı gibi değil de annesi gibi davranmışsa anne olmayı bırakıp tamamen kadın gibi davrandığında kocasında pozitif değişimler meydana gelebilir. Veya kocası, anne ilişkisini benimsemişse ve artık o anne yoksa daha çok öfkelenebilir. Terapide bireysel ilerleyen biri ya eşinin yapıp ettiklerine daha çok sabır geliştirerek kendi kişisel gelişimine yatırım yapar ve eşi olmaksızın kendini değerli ve yeterli hisseder ya da kişisel olarak güçlenir ve eşi işbirliğine hiç bir şekilde gelmiyorsa boşanma yoluna gider. Terapiye katılmayan eş bunu hissederse terapiyi sabote etmeye başlar; mesela terapiye gitmesini yasaklar, para vermez vs.

4) AĞIR YARALI- KANSER BAŞLANGIÇLI EVLİLİK

Kişiler sevgiyi veya güveni sarsacak hal ve hareketler içine girmişlerdir. Aldatma, geniş aile sorunlarını yönetememe, evlilikte yanlış tercih yaptığını düşünerek yıllarca bu tercihe katlanma şeklinde gördüğümüz evliliktir. Bu evlilik toplumsal baskıları yaşayan, bireyleşme gücünü elde edememiş, çaresizce acı çeken, çocukları için bu evliliğe katlanan, sürekli tartışmaların olduğu ve hep aynı kısır döngüleri tekrar eden kişilerin evliliklerdir.
Bu evlilik türü acilen klinik yatışlı tedavi almalıdır. Ne demek istiyorum? Daha çok bakım gerektiren, kişilerin ancak birbirlerini kaybettiklerinde çekecekleri acıyı fark ederek “yeniden” daha çok saygı temelini geliştirerek elde edecekleri güvenle ilişkilerine devam edebilirler. Fakat bir kısmı bu bakıma harcanacak süreyi ve çabayı boş görerek terapilere gelmemeye başlar. Aslında terapiye geliş nedenlerinden biri de kendisine profesyonel bir şahit aramaktadır. Yani aslında beklentisi odur ki Aile Danışmanı ona; “bu evlilik yürümez ayrılmalısınız” desin. Böylece kendisinin ne kadar haklı olduğunu cümle aleme ilan edecektir. Oysa profesyonel bir aile danışmanı çiftlerin evli kalmaları veya boşanmalarına dair görüş beyan etmez, her iki tarafa ayna tutarak, devam edilebilir tarafı varsa tutunmayı, devam edilebilir tarafı yoksa boşanma durumundaki konulara ve duygulara eğilerek nitelikli bir ilişki içinde kalmalarına yardım etmeye çalışır. Boşanma veya devam kararını kadın ve erkek birlikte verirler, bu sorumluluk tümden onlara aittir.

5) METASTAZ YAPMIŞ EVLİLİK

Bu evlilik ağır bir kansere müzmin bir hastalığa tutulmuştur. Ne saygı ne sevgi kalmıştır. Taraflardan biri ya da ikisi net olarak kafasında bitirmiştir bu evliliği. Aldatan aldatmaya devam etmiş, uzaklaşan daha çok uzaklaşmıştır. Kişilerde ya sürekli birbirini suçlama, ah etme ya da derin ve sessiz bir ilgisizlik hakimdir. Bu şekilde bir ya da iki seans dayanabilirler aile danışmanlığına. Aslında aile olma vasıfları çok önceden bittiği için artık aile danışmanlığı onlara fayda sağlamaz, burada kişilerle ayrı ayrı çalışıp öfke ve duygu boşalımı ve bu öfkenin geçmişteki anlamı araştırılmalıdır. Zedelenen kişiliklerin tamiri gerekmektedir.
Peki, sizin evliliğinizin hastalığı nedir? Hastalığınız metastaz yapmadan tedbir almaya ne dersiniz?

Mehmet Akif Aydın
Uzman Psikolojik Danışman

 

4-BAĞIRAN O ÖĞRETMEN PSİKOLOJİSİ

BAĞIRAN ÖĞRETMEN PSİKOLOJİSİ

Sabah Taksim’de bir kongreye katılmak üzere evden çıkıyorum. Toplu taşıma kullansam iyi olacak; önce otobüs sonra metro sonra aktarma. Balık Sırtı Medeniyetinin bir ferdi olarak şoförle dipdibeyiz. Şoförlerin artık camı var neden mi “sizin sağınız solunuz belli olmaz saldırırsınız” diye. Boşuna mı ya, tabi değil. Saldırmıştık da defalarca. Oysa şoför de sıkışıktı, biz de, bu şehir de… Aklıma nedense birden sosyal medyaya dün konu olan trafik polisine bağıran öğretmen düştü. Sosyal medya yıkılmıştı; öyle ya konu lazımdı ilginç gelecek olan bize. O kadar ilginç şeyler yaşamıştık ki artık normal haberler kesmiyordu bizi. O öğretmenle dalga geçenler, nasıl öğretmen olmuş diyenler, kahkaha ile gülenler daha neler neler… Evet yeni KÖTÜ bulunmuştu artık hepimiz İYİ idik. Hepimiz kusursuzduk. Kimse o öğretmenin yıllarca yetiştirdiği çocukları onlara verdiği emeği konuşmayacaktı. ‘Dedikodu’ nun adı SOSYAL MEDYA olmuştu ya artık dedikodu da iyiydi.
Öğretmenin yaşadığı neydi peki? REGRESYON (gerileme) denilen bir kavram var; bazen yetişkin insanların TETİKLEYİCİ bir durum karşısında ÇOCUKLUK ÇAĞINA AİT BİR DÖNEMİ yeniden yaşantılaması anlamında kullanılır. Yani ceza kesilmesi veya o esnada bir polis memurunun bir sözü onun çocukken yaşadığı bir travmayı tetikler ve çocuk gibi o dönemin tepkisini yeniden verir. Bu aynı zamanda iyileştiricidir de, özellikle psikoterapi ortamında çıkarsa. Çünkü travmayı aşmanın en iyi yolu onu yeniden yaşantılamaktır.

O öğretmenle dalga geçerek, onu aşağılayarak belki biz de bizi ezmiş, baskılamış içimizdeki öğretmenlere veya otoritelere duyduğumuz öfkeyi açığa çıkardık ama bu yol doğru bir yol değil.

Sevgili polis arkadaşım polis okulunda sana Davranış Psikolojisi dersi vermişlerdi. Ancak ya bu dersi önemsemedin ya da ders iyi anlatılmadı. Bunu kameraya çekip sosyal medyada yayılmasındaki neticeyi görsen belki de hiç yapmayacaktın. Seni de suçlayıp yeni bir KÖTÜ çıkarma derdinde değilim. Sana hitaben bana diyorum ki ; içimdeki kötüyü bastırmak için başka kötüleri görmeme gerek yok. İçimdeki kötüyle tanışırsam ve anlamını bulursam daha merhametli olacağım kesin.

Sevgili mağdur öğretmenim bir hafta geçti diye bunu ertelemek zorunda değilim, senin de Öğretmenler Günün Kutlu olsun..

Mehmet Akif Aydın
Uzm.Psikolojik Danışman

 

3-BOMBA Bİ TERAPİ

BOMBA Bİ TERAPİ

(28 Haziran 2016 tarihinde Atatürk Havalimanında meydana gelen canlı bomba terör saldırısında kızımla beraber yaralandık. Bu yazı tedavi gördüğüm hastanede kaleme alınmıştır )

Bu gece hastanede onur konuğum, travma arkadaşım ve sevgili kızım Rümeysa…
Gündüz sevdiklerimizi ağırladık, odamızda dinleniyoruz artık. Rümeysa’nın kontrolü var saat ikide, sonrasında bizde kalacak; genelde oyun eğlence halinde…
Olaydan sonra ilk defa bana bu gece baba ben tekrar bomba patlamasından korkuyorum dedi. Başladık konuşmaya;
– Öyle mi, bu çok normal kızım, bu senin için çok önemli, biraz bunun hakkında konuşalım mı?
– Konuşalım baba…
– Şimdi ellerini bana ver ve düşün bakalım yeniden patlama olursa en çok neler olmasından korkarsın?
– Sana zarar gelmesinden korkarım.
– Babanın zarar görmesinden endişe ediyorsun, gerçekten kimse babasına zarar gelmesini istemez, dimi Rümeysa? (Duyguları normalleştirme, onu inkâr etmeme, onu teselli etmeden duygularını ona yansıtma)
– Hı hı…
– Peki, başka ne olmasından korkarsın?
– Benim diğer ayağımın kırılmasından bana tekrar çok iğne yapmalarından korkarım…
– Evet, bu süreçte senin de canın çok yandı. Yeniden aynı şeyi yaşamaktan ve ikisi de kırık olursa yürüyememekten endişe ediyorsun.
– Ama ben kendime çok şaşırıyorum baba ayağım o gün kırık nasıl yürüyebildim ben? (Muhtemelen sağlık görevlilerine teslim edilmeyene dek bacağı yaralı zannedilmiş, Rümeysa da kucakta hastaneye götürülmüş o kendini yürüyorum sanmış )
– Demek ki çok güçlü olmalısın bu durumlarda, ilginç gerçekten nasıl yürüyebildin? (Dolaylı güç telkini)
– Babacım gel seninle istersen patlama yerine gidelim hayalimizde ne dersin? Yeniden bombanın nasıl patladığını görelim. (Travmanın üstesinden gelmenin en iyi yolu onu yeniden yaşamaktır. Moreno)
– Ama korkarım ben gitmeyelim oraya
– Bir fikrim var babacım, biz helikoptere binip yukardan izleyelim havalimanını ne dersin? (Kademeli yakınlaştırma)
– (Gülüyor) Oluur!
– O zaman kemerlerini bağla sıkı dur
– Uçuyoruuuuzzzzz!!!
– Dıgı dıgı dıgı dıgı dıgı….
– İşte yukardayız, görüyor musun orayı?
– Evet görüyorum
– Nasıl görünüyor?
– Çok güzeeeel..
– Peki, şimdi oraya birkaç kötü adam gelecek ve bombayı patlatacaklar izleyelim mi onları?
– Biraz daha yükselelim baba. (yakınlaşma ayarlaması)
– Tamam, biraz daha yükseliyoruz
– Aaa baba uzaya çıktık. ( önce çok uzaktan bakmak istiyor demek ki)
– Evet, şimdi orası çok küçük, o insanlar da artık karınca gibi, artık izleyelim mi?
– Onları izleyelim baba,
– Şimdi o üç kötü adam geliyorlar ve ben beşten geriye sayacağım sıfır dediğimde patlama olacak beş, dört, üç, iki, bir, sıfıııır ve booom !!!
– Ama boom olmasın! (hala korkuyor)
– Şu ses olsun ‘’çıkıt’’ ( sesi kendi üretiyor, kademeli yaklaşıyor sesi yumuşatıyor)
– Tamam, çıkıt sesi olsun, şimdi helikopteri biraz daha indirelim mi tekrardan? Üç kötü adam geliyor ve beşten geriye sayıyorum beş, dört, üç, iki, bir, sıfııır ve çıkıt. Rümeysa, biliyor musun bu sesi çokça yaparsak alışırız korkmayız artık.
– Hadi yapalım baba
Hep beraber başlıyoruz çıkıt çıkıt çıkıt çıkıt çıkıt… (taşırma yöntemi)
– ( Gülüyor) Ne komikmiş bu ya Allah Allah…
– Hadi gel biraz daha yaklaşalım havalimanına, bu sefer patlama oluyor yere bir kız çocuğu düşüyor ( çaktırmadan yaklaştırabilir miyim diye düşünüyorum ama yemiyor) Bana gülerek yav baba beni işin içine koydun ya diyor..
– Ya o başka bir kız çocuğu da olabilir ama ( yöntem değil bildiğin kıvırma )
– Öyleyse ona yardım edebiliriz
– Tabii ya hemen onu helikopterimize alalım, hastaneye yetiştirelim. Tamam, alıyoruz onu. Gel bakalım güzel çocuk, Rümeysa sen istersen onu kucağında tut, onu sev, ona sarıl sana bir şey olmayacak de, ben hastanenin yolunu biliyorum. Şimdi onu yetiştireceğiz. ( Görev alma travmayı hafifletir) Hadi bakalım hastaneye geliyoruz. Anne babasının adını sordun mu Rümeysa?
– Sordum baba
– Tamam, görevlilere verelim anne babasına hemen bulurlar
– Tamam bebek söz sana hiçbir şey olmayacak. Baba biliyor musun ben artık bombalardan hiç korkmuyorum!
– Demek daha güçlüsün artık, süpeerrr! Giderek daha güçleniyorsun ( çocuk bitti diye bittiğini hemen sanmam ama bu seans iyi geçti sanırım)
– Artık uyuma zamanı hadi bakalım, bir daha konuşmak istersen benimle konuşabilirsin yeniden bu konuyu tamam mı?
– Tamam baba..
– Anne?
– Efendim kızım?
– Sen bombadan korkuyor musun?
– Biraz korkuyorum ama çok değil
– İstersen sana psikologluk yapabilirim
– Hahaha hep beraber gülüyoruz

Mehmet Akif Aydın
Uzm.Psikolojik Danışman

 

2-BABA OĞUL PSİKOLOJİSİ

BİZİ HATIRLA FİLMİNİN HATIRLATTIKLARI
Çağan Irmak’a ait olunca film, bir kalite önkabulü ile gidiyorsunuz. Modern hayatın rekabetçi savaşı içinde kendine yer bulmuş, yükselmiş ve maddi refaha ermiş bir evlatla babasının hikayesini izlerken; babalık nedir, insan olmak nedir, gerçek ilişki kurmak nedir, gerçek ve sahte olan nedir anlıyorsunuz.

Bu film aynı evin içinde yabancı kalmış baba ve evlatları derinden sarsabilecek bir film. Çünkü çok güzel bir baba oğul ilişkisi izleyip neyi yaşayamamış olduğuna bir daha şahit olmanın kederini hissedeceksiniz. Issız bırakılmış evlatların gözyaşlarına hakim olamayıp, hiç değilse kendilerinin baba gibi baba olmaya karar verdiren bir film bu.

Filmdeki başrol oyuncusu Eşref baba (Altan Erkekli) İzmir’de yaşamaktadır. Beyin tümörü nedeniyle ameliyat olacaktır. Oğlu Kaan (Tolga Tekin) ise İstanbul’da bir medya firmasında genel yayın yönetmeni olarak yükselmiş ve yüksek kariyerinin ilk sınavını vermek üzere önceden planlanmış ve önemli görüşmelerin sağlanacağı bir iş gezisi için Amerika’ya gidecektir. Ameliyat acil fakat seyahat tarihiyle çakışmaktadır. Kaan öyle bir cendereye sıkışmıştır ki babasına durumu anlatır “gitmesem önce takdir edecekler, sonra eksi haneme bunu yazacak ve yerime en kısa sürede başkasını düşünecekler, gitsem senin yanında olamamanın acısıyla yaşayacağım”. Babalık bu ya “tabiki gideceksin, ben ameliyatımı olup çıkarım, senle hep iftihar ettim ve edeceğim” der.

Eşref Baba basiretli ama; Kaan yola çıktığında kendisine refakat eden Kaan’ın evindeki hizmetlisi Fatoş hanıma hastaneden kaçacağını söyler. Fatoş hanım itiraz etse de Eşref baba; “yarın ameliyat masasında kalmak var, böyle olursa oğlum asla affetmeyecek kendini, böyle bir yükü onun omuzuna koyamam” , tetkikleri ve raporları yaşadığı şehir İzmir’e göndertip bir hafta sonra Kaan döndüğünde ameliyatımı olacağım der.

Bir soluk kadar yakın bir yıldız kadar uzak baba ve evlatların aradığı yakınlık değil midir bu?
Babasının gücünü arkasında hissettiğinde aslanlaşır o evlat
Onun desteğini hissettiğinde en dayanılmaz acılara çelikleşir evlat
Onun tarafından anlaşıldığında sakinleşir o evlat
Ona sarılıp öptüğünde sevmeyi ve saygı duymayı öğrenir evlat
Hayat tecrübelerini çağın gerçekleriyle birleştirip tatlı bir sohbetle aktardığında akl-ı selim ile hareket etmeyi öğrenir o evlat..

Yetim kalmak acıdır ama “babalı yetim” olmak daha acıdır. Kırmalı aramızdaki görünmez zincirleri ve şöyle haykırmalı; “bizim birbirimize aslında çok ihtiyacımız var”

Mehmet Akif Aydın
Uzm.Psikolojik Danışman

 

MİDENİZ Mİ YİYOR ZİHNİNİZ Mİ?

Freud psikanalizle beraber insanın iç dünyasını incelerken ruhsal sistemimizin temel prensip olarak “acıdan kaçmak ve hazza koşmak” ilkesine sıkı sıkıya bağlı olduğunu gördü. Bilimin ilerlemesiyle sonradan gördük ki insan beyninde sadece hazla ilgilenen ayrı bir bölge bile var. “Nucleus accumbens” diye adlandırılan bu bölge beynimizde dopamin ile ilişkiye girdiği zaman ortaya haz, keyif ve sonrasında da bağımlılık yapıcı şeyler gelişiyor. Bir bebeğin ilk deneyimlediği en büyük hazlardan biri de mutlak surette karnının doyması ve o tokluk hissinin yaşattığı büyük hazdan meydana gelir. Dolayısı ile hepimizin yemek yemenin hazzı ile çok önceden sıkı bir ilişkisi var. Yemek yediğimizde; özellikle şekerli ve karbonhidrat ağırlıklı besinler beynin ödül ve haz sistemini harekete geçirir ve kendimizi bir süreliğine rahat hissederiz. Eğer kendinizi sık sık atıştırmak isterken ya da tok olduğunuz halde özellikle belli başlı yiyecekleri (şekerli, tatlı, unlu) isterken buluyorsanız, bu bazen altta yatan kötü bir duygudan kaçmak için zihninizin size oynadığı bir oyun olabilir. Bu türden bir yemek yeme hem ruhsal hemde fiziksel sağlığınıza iyi gelmez. Çünkü bir süreliğine iyi hissetseniz de alttaki kötü duygu sizi tekrar o kısır döngüye iter. Duygusal yemek yiyen kişiler diyete de ya hiç başlayamaz ya da hep yarım kalır. Çünkü “diyet” kelimesi zaten kıtlık, kısıtlama, yokluk gibi manalarla eşleştiğinden bu eylem kişinin bilinçdışında devamlı kötü hissetmek manasına gelir ki, bu da insandaki en temel “acıdan kaç hazza koş” ilkesine ters kaçar. Bu yüzden ruh sağlığı iyi olmayan biri diyet yapamaz. Çözüm olarak önce alttaki kötü duyguları halletmek iyi bir başlangıç olabilir.

1 – NEDEN ÖFKELENİRİZ?

“Sık sık öfkeleniyorum. İncir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden ötürü… Sonra da kendime kızıyorum. Kendi kendime karar alıyorum kızmayacağım diye yine de başaramıyorum. Ne yapabilirim, bu huyumdan nasıl vazgeçebilirim?”

Bu ve buna benzer şikâyetlerle sıkça karşılaşırız. Neden öfkeleniriz peki? Kaynağını anlamak onunla baş etmeyi öğrenmenin de temelidir.

Öfkelenmenin -sinir hastalığı olan kısmını hariçte tutarsak- en temel sebebi, anlaşılmadığını hissetmek ve engellenmektir. Dinlenilmiyorsak, adamdan sayılmadığımız duygusuna kapılırız. Bu da kişide değersizlik duygusu uyandırır. Değersizlik hissine kapılan insan çeşitli tepkiler geliştirir. Bunlar; saldırganlık, sözlü hakaret, kendine zarar vermek, etrafa zarar vermek, darp, kaçınmak, kendi kendini sakinleştirerek olayı içte çözümlemek… Bu tepkilerin kimi ateşi daha çok körüklerken, kimi su gibi söndürür.

Neden herkesin öfke tepkisi farklıdır?

Bunun birçok nedeni sayılabilir. Yaşanılan çevre, alınan eğitim, uzun süre gözlemlenerek edinilen tutumlar vs. Ancak en önemlisi anne babamızdan edindiğimiz rol modeller yahut hatalı anne baba tutumlarıdır. Bu tutumlar şu şekilde özetlenebilir;

1-Miras Alınan Öfke

Anne babalar, kendi anne babalarından aldıkları eğitim ve terbiye modeli nedeniyle sorunları hükmederek ve baskı kurarak çözümlemeye çalışmaktadır. Dede ve nineden bu modelle yetişmiş kişiler anne baba olunca aynı tutumu kendi çocuklarında sergilerler. “Biz babadan böyle gördük” , “bizim zamanımızda nerde anne babasına karşı gelmek, hınk demeye korkardık” şeklinde yaklaşımlar her çocukta aynı tesiri uyandırmaz. Öncelikle anne babalar bu yanılgıdan kurtulmalıdırlar. Öfkemizin kaynağı eğer anne babamızdan aldığımız terbiye yöntemi ise ve biz bundan hoşnut değilsek, o zaman çeşitli öfke kontrol yöntemlerini ısrarla kullanmaya devam etmeliyiz. Ki bu yöntemler ateşten uzak durma, ortam değiştirme, ayakta isek oturma, oturuyorsak uzanma ve uyuma. Yine elini, yüzünü, ayaklarını su ile ıslatma şeklinde sıralanabilir.

Bir de sorunlara dair bakış açımızı değiştirerek de sıkça sinirlenmekten koruyabiliriz kendimizi. Kadının biri eşinin başına bir kova kül boca etmiş. Adam demiş ki “Allahım, ben günahlarıma karşılık senden ateş bekliyordum, şükürler olsun ki sen kül gönderdin”. Bir anlamda güldeki dikene değil, dikendeki güle odaklanmaktır bu…

2-Sorunları Acele İle Çözme İsteği

Bir kısım insanlar hedef odaklıdır. Akıllarına koydukları hedefe bir an evvel varmak isterler. Örneğin bir baba akşam evde ders çalışmayan çocuğuna o günle ilgili bir sohbet başlatıp konuyu yavaş yavaş derse getirip onu derse motive etmesi gerekirken, sert bir emir cümlesiyle; “hadi bakalım doooğru ders başına” demesi hemen her çocukta tepki ve öfke uyandırır. Çocuğumuzun yaşı ne olursa olsun iradesine yapılmış böyle bir baskı, ters tepkiyle cevabını bulur. Çocuk odasına çekilir ancak çalışmaz. Hani bir fıkra vardır ya; baba evladına zorla namaz kıldırmak istemiş. Çocuk da kılarım ama okumam demiş. İnsanın gönlüne girmeden, gönül dünyasına bir şeyler fısıldamadan baskıyla, zorlamayla hiçbir şey yaptıramazsınız. Ne diyordu büyük insan; “medenilere galebe ikna ile olur icbar (zorlama) ile değil.”

3- Konuşma Üslubundaki Hatalar

“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı” demiştir bir dizesinde Yunus Emre. Öyle sözler vardır ki sahibini haklı iken haksız çıkarır, öyle de sözler var ki sahibi haksızken haklı olur. Bunu sağlayan en önemli unsur üsluptur. Yani konuşmanın şeklidir. Kızının evde ev işlerinde çok çalışmadığından şikâyetçi olan bir baba “su istiyorum, onu bile getirmiyor” demişti. Peki, suyu nasıl istiyorsunuz diye sorunca şaşırarak, “su nasıl istenir hocam, bana su getir! diyorum” demişti. “Bana su getir” cümlesi bir emir cümlesidir. Ben size aynı şekilde emrivaki konuşsam sizin de zorunuza gider ve dediğimi yapmazsınız. Bunun yerine “güzel kızım bana su getirir misin” deseniz sizce kızınız su getirmezlik yapar mı? Deyince “hocam ben o dilden anlamıyorum” demişti. Bu dilden anlamak zor değildir, sadece bir şeyi ifade etmeden önce bunu nasıl güzel ifade edebilirim sorusunu kişinin kendine sorması yeterlidir.

Hallac-ı Mansur görüşlerinden ötürü idama götürülürken halk ona tepki gösterip onu yuhalar ve taşlar. İçlerinden bir dostu olan Şiblî ise ona gül atar. Hallac-ı Mansur ona döner der ki; “Bize avamın attığı taş değil, dostların attığı gül incitti” der. Herhalde bu haliyle, gülü vermenin bile üslubu daha başka olmalı, daha zarif olmalı diyordu.

Şöyle düşünsenize; eşinize, size hiç hediye almadığı konusunda bir sitemde bulunuyorsunuz. Bir gün elinde bir hediyeyle geliyor ve “al işte istediğin hediye olsun, hadi bakalım bu muradına da nail oldun” derse mi hoşunuza gider, “uzun süre sana hediye almamış olabilirim ama bu sana dair sevgimden bir şeyler eksildiğinden değil. Ben seni hala çok seviyorum.” diyerek hediyeyi takdim etmesi mi?

Öfke uyandıran birçok meselede bir üslupsuzluk vardır denilebilir. “Üslubu beyan, ayniyle insan” diye çok güzel bir söz vardır. Bu sözden üslubun insanın insanlık kalitesini bildiren en önemli husus olduğunu anlayabiliriz.

 

4- Yerinde Konuşma Becerisinin Eksikliği

“İki şey akıl hafifliğini gösterir; susacağı yerde konuşmak, konuşacağı yerde susmak.” Sadi

Yerinde konuşmayı ve susmayı bir arabanın gaz-fren dengesine benzetebiliriz. Kırmızı ışıkta, uçurumlu virajda gaza basmaya devam edersek kendi canımızdan da olabiliriz, başkasını da canından edebiliriz. Uzun tartışmalar yaşayarak aile danışmanlığımıza müracaat eden çiftlerde tartışma konularını ve şeklini irdeliyoruz. Çoğu zaman söylediklerinde kendisinin haklı olduğuna ve doğruları söylediğine ısrar eden eşler şu gerçeğin ayırdımına vardırmaya çalışıyoruz. Evet, her söylediğimiz doğru olmalı ancak her doğruyu her yerde söylemeye hakkımız yoktur. Örneğin; bir aile daveti tertiplemişsiniz, eşiniz de akşama kadar çalışıp çabalayarak yemeğini hazırlamış. Yemeklerin birinde tuz ayarı kaçırılmıştır. Şimdi adam misafirlerinin yanında “bu kadın da yaşlandı artık tuz ayarını tutturamıyor”  derse yahut kadın o gün kocasının kendisine hiç yardım etmediğini misafirlerine aktarırsa her iki taraf da öfkelenir. Bu tarz tutumlar da sevginin giderek erimesine neden olur. Çocuğunun derslerinde yaşadığı problemleri arkadaşlarının, komşunun, akrabanın yanında zikretmek yine çocuğun size karşı muhabbetini azaltır, anne babasının kendisini anlamadığı ve değer vermediği duygusuna kapılır.

5- Ailenin Sabır ve İrade Yönetimi     

Sevgi birlikteliğini resmi ve anlamlı hale getirmek için evlenen çiftler zamanla çocuk arzu ederler. Anne babanın zihnindeki bebek tasarımı bu süreçte çok önemli rol oynar. Öncelikle çiftin her ikisi de çocuğun varlığını arzuluyor ve özlüyor olması çok önemlidir. Bu yapılması gereken bir görev olarak algılanmamalıdır. Yeterli anne baba becerisine başlangıçta herkes sahip olmayabilir ancak baştaki olumlu niyet çok önemlidir. Olumlu niyetle birlikte çiftler zamanla ve kişisel eğitimle olgunlaşır ve gerekli anne babalık rollerini edinebilirler. Özlenmeden ve yeterince hazırlık yapılmadan dünyaya getirilen birçok çocuk maalesef yeterli ve hak ettiği sevgiyi anne babasından alamamaktadır. Çocuğu kendi özgürlüğüne tehdit olarak algılayan anne babalar onun ihtiyacını da tam görüp gözetemezler. Sabırsızlık ve acele içinde bir an evvel büyüyüp kendi ayakları üzerinde durmasını isterler. Dakikalarca ağlayan bebeğine zamanında memesini vermeyen, bu duruma âh eden, nereden doğurdum bunu ben daha büyümemişken, diyen vakalarla karşılaşıyoruz. Al şu memeyi de bir an evvel iç deyip bebeğini sarsarak veren anne, bebeğinin kişilik ve kendilik psikolojisine değersizlik duygularını aşılamaktadır. Bu değersizlik duygusuyla büyüyen bebek kendi ayakları üzerinde durmaya başlayıp özerk davranışlar sergilemeye başlayınca da ebeveyni tarafından şiddetle azarlanabilmekte hatta zaman zaman daha büyük cezalarla cezalandırılmaktadır. Bu örneklerin yanında çocuğunu özlemle bekleyen, ona dair güzel umutlar besleyen, ihtiyaçlarını zamanında karşılayabilen anne babalar çocuklarının davranışlarına daha sabırlı ve merhametkâr davranmaktadır. Olaylara körükle gitmeyen anne babalar bu tutuma muhatap olan çocuklarına da sabır ve iradeyi kullanmayı doğal olarak öğretmektedir. Yüreği geniş insan yetiştirmenin sırrı anne babaların çocuklarını yetiştirme tarzında saklıdır. Yani çocuğun hal ve hareketlerine baskıyla müdahale etmemek, ufak tefek hatalara kızgınlıkla ve öfke ile mukabelede bulunmamakta, saklıdır. Hiç mi kızmayacağız çocuğumuza? Tabi ki kızdığımız zamanlar olacaktır. Ancak kızarken adaleti ve merhameti unutmamak şartıyla… Söz gelimi sergilediği davranış zaten birçok çocukta da var olan doğal yaramazlıklarsa buna gereğinden fazla tepki vermek çocuğun da sabır ve tahammül gücünün dar kalmasına sebebiyet verir. Çabuk öfkelenen, sinir krizlerine giren, isteği yerine getirilmediğinde aşırı derecede sinirlenen, eşya kıran, arkadaşlarıyla mahallede, okulda arkadaşlarıyla geçinemeyen bir insan haline gelebilir. Bu konuda rehberliğe ve yardıma ihtiyacınızın olduğunu düşünüyorsanız bir psikolojik danışmana danışabilirsiniz.

Öfkelenmenin azı yarar çoğu zarardır. Birçok duyguda olduğu gibi… Tamamen kaldırıp atmak mümkün değildir. Zaten böyle bir durum insanın yaratılışına da terstir.

Evet, öfkelenin!

Ama haksızlığa,

Ama adaletsizliğe,

Ama sevgisizliğe,

Ama saygısızlığa,

Ama bencilliğe,

Ama kibire,

Ama düşmana…

Ama ama, yeterince ve gereğince…

 

Mehmet Akif Aydın

Uzman Psikolojik Danışman